DİN, ŞERİAT VE FIKIH BAĞLAMINDA FİKRİN DİNSELLEŞTİRİLME TEHLİKESİ (2)

Bir önceki makalemizde din, şeriat ve fıkıh terimleri arasındaki farklara temas etmiştik. Üzerinde ihtilaf edilen ameli hükümlerin fıkhın alanına girdiğini tespitini nakletmiştik. Bugünkü yazımızda, özellikle günümüzde ihtilaf edilen meselelerin hükmünün tespitinde Müslümanların nasıl bir usulle çözüm arayacaklarını ele almak istiyoruz.

Geçmişten günümüze eksik ya da yanlış anlaşılan bir ayetin izahıyla konuya giriş yapmak istiyoruz. Ayeti kerimede Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler, Allah'a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah'a ve elçisine arz edin/döndürün. Şayet Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir”.[1](1) Bu ayetin ilk kısmında açık bir beyanla Allah’ın kitabına ve Peygamberin emirlerine itaat edilmesi emredilmiştir. Ayetin ikinci kısmında ise, ihtilaf vaki olduğu zaman, yani hakkında açık bir nas olmayan meselelerin hükmünün tespitinde ilgili konuyu Allah’a ve Peygamberine arz etmek, bir esas olarak tayin edilmiştir. Fakihler, ilgili ayetin ikinci kısmının, ihtilaf edilen konuların hükmünün kıyas yöntemiyle tespit edileceğine delalet ettiğini beyan etmiştir.[2](2) 

Ümmetin hakkında açık bir nas bulunmayan konuların hükmüne ulaşmak için başvuracağı yöntem Kıyas-ı Fukahâ’dır. Hanefî usulcüler kıyası, “nas ismine şamil olan şeylerin cümlesinde nassın hükmüne alâmet kılınan şeyin/illetin hükmünün benzerini fer‘de sabit kılmak[3](3) şeklinde tarif etmişlerdir. Kıyas yöntemi, asıl, aslın hükmü, fer’ ve illet olmak üzere dört temel esastan teşekkül etmektedir. Asıl, kendisine kıyas yapılan (makîsun aleyh) şer’i bir hükmü ihtiva eden nas ya da icmâ olmaktadır. Fer’ ise hakkında açık bir nas bulunmayan ve hükmünü araştırdığımız fıkhi bir meseledir. İllet ise asılda hükme alamet kılınmış vasıftır. Hakkında açık bir nas olmayan fer’i bir meselenin hükmünün tespit edilmesi için, ilk olarak ilgili meselenin hangi asla/nassa arz edileceği tespit edilmelidir.

Kendisine kıyas yapılacak(makîsun aleyh) nassın tespitinden sonra, ilgili nasta hükme alâmet kılınan vasfın tespit edilmesi gerekmektedir. Ta’lîl denilen bu işleme Türkçede “hükmün gerekçelendirilmesi” de denilebilir. Her şeyden önce asıllarda hükme alâmet olan vasfın makul bir mana ihtiva etmesinin şart olduğu ifade edilmiştir.[4](4) Hanefî usulü açısından hükmün ta’lîli aşamasında, asılda hükme alamet kılınan vasfın, kitap ve sünnette hükme taalluk eden müessir bir vasıf ya da müessir vasfa, -maslahattan daha hususi olması şartıyla- benzer bir vasıf(mülâim) olması gerekmektedir.[5](5) Şafiî usulcülere göre ise, asıllarda hükme alâmet olan vasfın hükme münasip bir vasıf olması zorunludur.[6](6) Cüveynî ve Gazzâlî gibi bazı Şafiî usulcüler, vasfın hükme münasip olmasıyla beraber asıllara mutabık (asılların nakzetmediği) bir vasıf olması gerektiğini belirtmiştir.[7](7) Her iki mezhep usulcülerinin yukarıdaki tespitlerinden de anlaşılacağı üzere, kıyas yapmak zor bir iş olup ehliyet isteyen bir içtihat formudur. Bu zorluğa bağlı olarak ihtilaf edilen konularla ilgili ayetteki “Allah’a ve Peygambere arz edin!” emrindeki hitabın avama/halka değil, (fıkıh) âlimlerine olduğu ifade edilmiştir.[8](8)

Hariciler gibi fıkıh ehli olmadığı halde ihtilaf edilen -hakem kılma- meselesini, kendince ayete götürüp her iki tarafı da tekfir eden hatta birçoğunu katleden kimselerden bu ümmet çok çekti! Günümüz Müslümanları, ihtilaf ettikleri konularda, fıkıh ehli âlimlerden mahrum oldukları için, ilgili meseleyi kendince ve keyfince bir ayete ya da hadise dayandırıp kendi görüşünü/yorumunu din gibi savunmakla Haricilere ne kadar çok benzemektedir! Ehil olmadığı halde, ihtilaf edilen bir meseleyi ayete ya da hadise dayandırıp, “benim şahsi görüşüm değil, bak, ayette böyle söyleniyor ya da Hz. Peygamber(s.a.s) böyle buyuruyor” diyerek kendi anladığını/yorumunu din gibi savunmak, günümüzün çözülmeyen(!) en büyük tefrika sebebidir. Doğal olarak ayete ve hadise dayandığı için, kendi görüşünü İslam’ın tek görüşü gibi savunup kendisi gibi düşünmeyenleri tekfir etmek ya da ötekileştirmek ise bu işin cabası!

Bugün, oryantalizmin son projesi olup adına selefilik denilen bir akımla Müslümanların zihnine tarihteki Harici zihniyet pompalanıyor. İhtilaf edilen konuları “Allah’a ve Peygambere götürüyoruz” sloganıyla bu zihniyet bayraklaştırılıyor! “Öncü nesil delille konuşur vb.” denilerek herkese ayet ve hadisten delil getirerek ihtilaflı meselelerde özgürce(!) konuşma cüreti telkin ediliyor! Acaba sen de bu akımdan etkilenmiş, bu hastalığın virüsünü taşıyor olmayasın? Akide ve ahkâma ilişkin konularda müesses mezhepleri ve usullerini terk eden ve kendince ayet ya da hadisten hüküm çıkaran herkes, selefilik denilen bu virüslü akımdan etkilenmiştir. Türkiye’de kendini Hanefî ya da Şafiî mezhebine nispet eden Müslümanlar içerisinden bazıları “ daha kuvvetli delile uyuyorum” diyerek ayet ya da hadisten kendince hüküm çıkararak bu virüsü taşıdığını ve bu hastalığın yayıldığını izhar ediyor! Hanefî mezhebinin içtihadına göre namazını kılarken, sözgelimi kıraat konusu gibi bir meselede “daha kuvvetli delile uyuyorum” diyerek başka bir görüşe uyuyor! Fıkıh ehli olmadığı halde ihtilaf edilen konularla ilgili ayet ve hadislerden “kuvvetli delile uyuyorum” diyerek müçtehit edasıyla hüküm belirliyor! “Namaz, oruç, zekât gibi bir konuda, kişinin, kendince güçlü gördüğü bir delile uymasında ne zarar var ki” denilebilir? Ancak bu durum, hiç te sanıldığı gibi masum görünümlü değildir! Kişi ehil olmadığı halde kendince “delillerin kuvvetlisine uyuyorum” virüsüne bir yakalandı mı Müslüman toplumda tefrika salgını başlıyor. Kişinin ameli hayatına şüphe sokmayı hedefleyen bu sinsi virüs yerinde durmuyor, bütün bünyeyi kaplamaya başlıyor! Sonrasında güncel meselelerin hükmüyle ilgili meselelerde, bu virüs devreye giriyor! Artık herkes kendince ayet ya da hadise giderek görüşünü ispatlamaya, oradan da bunu din gibi savunmaya başlıyor! Görüşünü din gibi savunanların bir kısmı, kendi görüşünde olmayan kişileri dine uymamak ya da dinden çıkmakla itham ediyor. Bir kısmı ise güç sahibi olup fırsatını bulduğunda kendisi gibi düşünmeyen Müslümanların masum canlarına kıyıyor! Tarihte Hariciler, yakın zamanda Suriye ve Irak’ta hatta ülkemizde birbirini katleden Müslümanlar hep bu hastalık sebebiyle ayrıştılar ve nihayetinde ellerine kan bulaştırdılar! 

Öyleyse başta hoca, âlim, yazar vb. denilen kişiler başta olmak üzere Müslümanlar hadlerini bilmelidirler. Hakkında bilgi sahibi olmadığı konularda ahkam kesmemeliler! Günümüzde ihtilaf edilen konuları kendince ayet ya da hadisle delillendirme hastalığından uzak durmalılar. İşi ehline bırakmazsak, tefrikanın büyüyeceğini hatta Müslümanların canına mal olacağını bilmelidirler. 

Son olarak benim önerim: Hanefî ve Şafiî mezhebi müntesiplerinin olduğu bu bölgenin Müslümanları olarak her iki mezhebin usulünü ve fıkıh ilkelerini öğretecek eğitim kurumları inşa ederek fıkıhta ehil insanları yetiştirmeliyiz. Her iki mezhepten müteşekkil ilmi heyetler kurulmalı ve Türkiye’de ihtilaf edilen konular bu heyetlere tevdi edilmelidir. Bu heyetlerin ihtilaf edilen bir meselede verdiği karar, “Hanefî mezhebi açısından bu konun hükmü budur; Şafiî mezhebi açısından ise şudur” denilerek kabul edilmelidir. Belki bu şekilde ihtilaflar -bitmese de- minimum seviyeye indirilmiş olabilir. En önemlisi de ehil olmayan kimselerin ihtilaf edilen bir meseleyi din gibi savunmasının, diğerlerini tekfir edip ötekileştirmesinin önü alınabilir. Hatta ileride Müslümanların can emniyetinin sağlanması açısından böyle bir ilmi heyetin kurulmasının vacip olduğu bile söylenebilir. Ya hükümle ilgili işlerimizi ehil kimselere bırakacağız ve HAYAT bulacağız. Ya da mezkûr virüslü akım sebebiyle birbirimizi ötekileştirmeye, tekfire hatta ÖLÜME götüren yolda yok olacağız! (Rabbim korusun!)

“ Ey iman edenler size HAYAT verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah ve Resulüne icabet edin[9](9). 

  KAYNAKÇA

1. Nisa suresi 59.

2. Cessâs, el-Fusûl fi’l-Usûl, 3: 376; Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, 2: 129; Gazzâlî, el-Mustasfâ, 2/460.

3. Debûsî, Takvîmü’l-Edille, 292; Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, 2: 174; Nesefî, Keşfu’l-Esrâr, 2: 248-249; Abdulaziz el-Buhârî, Keşfu’l-Esrâr, 3: 501.

4. Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, 2: 179.

5. Pezdevî, Usûlü’l-Pezdevî, 265; Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, 2: 177.

6. Semânî, Kavatı’u’l-edille fî’l-Usûl, 2: 159-160;

7. Cüveynî, el-Burhân, 2: 29; Gazzâlî, el-Mustasfâ, 2: 255.

8. Cessâs, el-Fusûl fi’l-Usûl, 4: 29; Semerkandî, Mîzânu’l’Usûl, 562; Gazzâlî, el-Mustasfâ, 2/460.

9. Enfal suresi 24. 


[1] Nisa suresi 59.

[2] Cessâs, el-Fusûl fi’l-Usûl, 3: 376; Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, 2: 129; Gazzâlî, el-Mustasfâ, 2/460.

[3] Debûsî, Takvîmü’l-Edille, 292; Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, 2: 174; Nesefî, Keşfu’l-Esrâr, 2: 248-249; Abdulaziz el-Buhârî, Keşfu’l-Esrâr, 3: 501.

[4] Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, 2: 179.

[5] Pezdevî, Usûlü’l-Pezdevî, 265; Serahsî, Usûlü’s-Serahsî, 2: 177.

[6] Semânî, Kavatı’u’l-edille fî’l-Usûl, 2: 159-160. 

[7] Cüveynî, el-Burhân, 2: 29; Gazzâlî, el-Mustasfâ, 2: 255.

[8] Cessâs, el-Fusûl fi’l-Usûl, 4: 29; Semerkandî, Mîzânu’l’Usûl, 562; Gazzâlî, el-Mustasfâ, 2/460.  

[9]